9 Mayıs 2012 Çarşamba

Çakıl'dan tweetler

Bazen çok güzel şeyler söylüyor, bazen çok saçma, bazen komik
hepsi Çakılca şeyler.

Tweeter'dan aktarıyorum, burda da olsun istiyorum.

"acı bir duygudur, geçer!" 08 Mayıs 2012 acısso soslu makarna yerken

"arabanın ayşeni, nasıl buldun davşeni, tırınım tırınım" 18 Nisan 2012 bana yazdığı uyduruk şarkının sözleri.

"ama anne herkes kendi haftasinin gunlerini sayabilir ben pazartesiden sonra persembe cuma saymak istiyorum"16 Nisan 2012, haftasonu gelmiyor isyanlarında sızlanırken

Bi harf soyleyip o harfle baslayan bi sey ciziyoruz kagida. "L" dedim karalamis boyamis bi kosesini kagidin 'leke' yaptim dedi :)

Dedi ki bana uyumadan hemen once 'anne sen aslinda afrika sincabina benziyorsun' her gece bu iltifatlar beni kendimden geciriyor :))

"anne ben sana inanıyorum. anne ben sana çok inanıyorum ama bu çok iyi bir şey mi bilmiyorum" 21 Şubat 2012

Cakil'in isyani: yolda yururken alisveris cantalariyla kalabalikta cakila carparak gecen kadinlardan birine; "lutfen ben bir insanim!" 06 Şubat 2012

"biz süt içelim diye ineklerin memelerini çekip çekip süt sıkıyorlar!" 01 Şubat 2012

4 Mayıs 2012 Cuma

çimen türküsü

Truman Capote'yi "Tiffany’de Kahvaltı" "Soğukkanlılıkla" gibi kitaplarından hatırlasınız bu ikisinin filmi de çekilmişti.
Çimen Türküsü'nü ya da orjinal adıyla "The Grass Harp"i okudum ben.
Truman Capote bir söyleşisinde kendisinden bahsederken "hiç huzurlu bir anım olmadı" demiş. Hemen akabinde "ama düşününce, iki yıl boyunca Sicilya’da bir dağın tepesinde, çok romantik bir evde yaşadım, o döneme huzurlu diyebiliriz. Orası Çimen Türküsü’nü yazdığım yer." diye devam etmiş.
Yani huzursuz bir adamın huzurlu diyebildiği kısa bir dönemde yazdığı oldukça farklı, bildiğim algılara ve yaşam biçemine ters bir roman. Kahramanların hepsi farklı karakterler, hep dendiği gibi bir tutunamayanlar romanı.

Kitabın anlatıcısı; 11 yaşındaki Collin Fenwick annesinin ve hemen ardından babasının ölümü üzerine babasının iki yaşlı kuzeninin yanına gönderiliyor, öykü buradaki döneme ilişkin.

"Sanki ne o, ne de ben hangi yöne yollandığımızı bilmiyorduk. Sâkin, sessiz bir şaşkınlık içinde mezarlığın yamacından etrafı seyrettik. Kol kola, yazın yakıp kavurduğu, eylûl güneşinin pırıl pırıl parlattığı tarlaya indik. Kupkuru, hışırtılı yaprakların üzerine rengin türlüsünden bir çağlayan akıyordu. İşte o anda Dolly’nin bana dediklerini hakim de duysun isterdim: Bu ses, eskiden kalma masalları toplıyan, anlatan çimen türküsüdür…Durduk, dinledik.”

ben okuduğuma mutluyum, tavsiye ederim.

27 Nisan 2012 Cuma

uzak

inanamıyorum, bir ay olmuş.
blogger değişmiş, yazı yazmayı ve yayınlamayı dahi beceremedim
bir ay bu kadar uzun mu sahiden, her şey allak bullak olmuş burda.

27 Mart 2012 Salı

iyidir aslında

Sevgili günlük,
bu sıralar en çok kitap okuyorum, güzel hikayeler var, envayi çeşit insan ve bakış açısı.
kokusuna bayıldığım bergamotlu çayımdan içiyor, soğutup nane ve limon ekleyip tekrar içiyor, kaynatıp karanfilleyip tekrar içiyorum. 
hiç bi şey izleyemiyorum, bi tek leyla ile mecnun.
Mecnun'un "biz simiti yeyince ortasındaki boşluğa ne oluyor" tadında felsefik saçmalıklarına bayılıyorum
bahar içime içime doluyor, yakında burasının kır çiçekleri ve kuş sesleriyle dolacağını, banka oturmak için sırasını bekleyen çalışanların birbirleriyle kaynaşıp vakit çok geç olmasına rağmen içeri girmek istemeyeceklerini düşünüyor, gülümsüyor, akşam olduğunda gündelik işler dışında hiçbir şey yapmadan eve dönüp ve bunca sıkılmama rağmen yine de gün çabuk bitti diye sızlanıyorum.
hepsi bu.
rutin .
iyidir aslında.

23 Mart 2012 Cuma

19 Mart 2012 Pazartesi

en güzel şeyler; bize, çılgınlığın fısıldadığı ve aklın yazdırdıklarıdır



Peşpeşe bir kaç tane Andre Gide kitabını yeniden okudum bugünlerde.
"Pastoral senfoni", "Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler" ve "Kadınlar Okulu".

Andre Gide'yi ilk okuduğumda özgürlük duygusuna bu kadar tutkuyla bağlı birinin var olabilmesi beni heyecanlandırmıştı. Yıllar sonra okuduğumda aynı özgürlük duygusunu ancak bu kez yaşama sevinciyle, coşkuyla umutla perçinlediğini daha net hissettim.

Yazar herhangi bir şeye bağlanmamakta ve yaşamının her gün daha da iyi olacağına inanmanın öneminde o kadar ısrarcıdır ki; kendi kitabı için şunları söyler;

"kitabım, kendisinden çok kendinle ilgilenmeyi öğretsin sana, sonra kendinden çok her şeyle ilgilenmeyi.... daha sonra kitabımı at; hayat karşısındaki binlerce tutumdan biri olduğunu düşün onun. sen kendi tutumunu ara.... ve varlıkların en yeri doldurulmazını oluştur.

Ve dünya nimetlerinden bir alıntı;
'...
kim olacağımı bilememekten ötürü tasalanıyorum; kim olmak istediğimi de bilmiyorum; ama seçmek gerektiğini pek iyi biliyorum. nereye gitmeğe karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum; fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum.
kendimde bin bir mümkünün var olduğunu hissediyorum. fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmağa rıza gösteremiyorum. ve her an yazdığım her sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. öyle bir çehre ki, bir seçime varamadığından, onu cesaretle sınırlayamadığından kararsız, şahsiyetsiz, korkak olarak tespit edilecek...
tanrım, yalnız tek bir şey istemeyi ve durmadan onu istemeyi bana ilham et.
'

21 Şubat 2012 Salı

karşıma çıkıveren sevinçlerim

"yarının düşü bir sevinçtir ama yarının sevinci de başka bir sevinçtir; şükürler olsun ki hiç bir şey kendisi üstüne kurulmuş düşe benzemez; çünkü her şey farklı olarak bir değer taşır.
'gel sana şu sevinci hazırladım' demenizi sevmiyorum; ben artık karşıma çıkıveren sevinçleri seviyorum.
sevincimin hazırlanmış, bezenmiş olmasını sevmem.
Nathanael, sevinçlerinin hiç birini hazırlama ... "

Andre Gide- Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler

20 Şubat 2012 Pazartesi

çakılla felsefeye devam

Ben mutfakta bi şeylerle oyalanırken Çakıl da mutfak masasında kendince ödev yapıyordu.
Ödev verildiği yok ona ama faaliyet kitapları var
onları eline alıp ödev yapayım diyor, sonra kontrol edip yıldızlar çarpılar veriyoruz
her bir çarpı sarsıyor ve üzüyor onu
muhakkak bir savunması var
"ama öyle anlamamıştım..
ama bu da büyük ben az büyük olanı işaretle sanmıştım vs vs"
bir hırs bir mızmızlık
allah için çok nadiren çarpı alıyor
genelde (şimdilik) yıldızlı bir çakıl bu.

Mutfak masasında ödev yapıyor.
Dedi ki bana;
"anne ben sana inanıyorum,
anne ben sana çok inanıyorum
ama bu çok iyi bi şey mi bilmiyorum!"
böyle anlarda aklım dolanıyor, onun bu kadar net ve berrak kurduğu cümlelere karşı ben genelde hep yuvarlayan genelleyen cevaplar veriyorum.
ama nolur bi düşünün, şu cümleyi kuran çocuğa ne denir?

31 Ocak 2012 Salı

güneş hala orda bir yerlerde...

canım blog,
artık kabullendim ki buraya uğrama sıklığım çok azaldı benim.
hiç de istemiyorum aslında böyle olmasını
neyse boşverelim ne güzel kar yağıyor..
her sabah ve her akşam az da olsa yürüyorum mis gibi bembeyaz tazecik karlar üstünde.
kış biraz durultuyor insanı; ilkbaharın sonbaharın coşkusu, yazın afakanlı enerjisi bir yana, kışın bir ağırlığı var üzerimizde.
acayip bir mevsim aslında; kartopu oynarken hoplayıp zıplayıp çocuklaşıp iki dakika sonra içerde elinde kahve camın kenarında derin düşüncelere dalıyorsun. hep olduğundan olgun, mağrur, düşünceli ve durgun hissediyor insan kendini sanki.
sonra düşünmeyi durdurmanın yolunu düşünürken ipin ucunu çoktan kaçırmış oluyorsun.
Tam böyle zamanlarda neyseki Charles Bukowski geliyor aklıma;
"böyle bir şiiri bitirmenin yolu aniden susmaktır" ....

17 Ocak 2012 Salı

yüreğim kopkoyu kanıyor, dalga dalga kusmak geliyor içimden

içimdeki acı, öfke, çaresizlik, inançsızlık yere göğe sığmıyor
yüreğim kopkoyu kanıyor, dalga dalga kusmak geliyor içimden
bu ayıp, bu utanç, bu ülkeye bir ömür yeter...
bu karikatürü bu bloga koyuyorum ki; durumun vahameti iyiden iyiye içimize otursun!!

Kar kurabiyesi :)

Dışarda tipi ...
evde taze çekilmiş ve demlenmiş kahve kokusu
hadi bu kurabiyelerden de yapın
varsa ateşlerinizi yakın
dışarda sahte bi temizlik sahte bi aydınlık var
şimdi her yer her şey bembeyaz
bi kere de inanalım hep beraber tertemiz bembeyaz dünyaya ...

100gr tereyağ
1 su bardağı esmer şeker
1 yemek kaşığı toz şeker
1 yumurta
1 bardak yulaf
1 vanilya /1 kabartma tozu
2 su bardağı un
gönlünüzce parçalanmış çikolata
önce yağı, esmer şekeri ve toz şekeri çırpın, sonra diğerlerini ekleyin, karıştırın, kaşıkla tepsiye dizin, pişirin, yiyin :)

6 Ocak 2012 Cuma

sabır / sukunet


çok yorucu bi haftaydı yine,
işler güçler neyse de dün beklediğim tahliyeler de çıkmayınca, umutsuzluk, çaresizlik, hukuksuzluk, yoksunluk resmen tüm ağırlığıyla çöktü üstüme.

ister içinden bak ister dışından insan hukuka az da olsa güvenmemeye başlayınca uzayda asılı kalıyor, ayağını basacak yer yok işte.

sabır çekmek bu milletin kaderi.
neyseki tespihi bilen tanıyan milletiz
boncuk boncuk, usul usul, aydınlığa sabır çekiyoruz.

3 Ocak 2012 Salı

geçmişten hikayeler

"yaklaşık 8 yıl önce evliliğimin ilk yıllarında yaşadığım 1 saatlik bir kesitten bahsetmek istiyorum. çalışma günüydü. iş çıkış saatine yakın bir zamanda telefonum çaldı. arayan eşim Ayşen'di. ancak telefonda Ayşen'in şirketten bir arkadaşı vardı. bana acilen Amerikan Hastanesi'ne gelmemi ama merak etmememi söyledi ve telefonu kapattı. belli ki ambulans içindeydiler siren sesi çok yakından geliyordu. ne yapacağımı şaşırdığımı ve ellerimin tiitremeye başladığını hatırlıyorum, yanımdakilere bir şeyler söylemeye anlatmaya çalışıyordum ancak sesim titriyordu.
Kendimi o ana kadar soğukkanlı biri sanırdım. Bu tip durumlarda telaşlanmadan hareket edebileceğimi düşünürdüm. etrafındakiler "ne oldu?" diye soruyorlar ben de sadece "bilmiyorum" diyordum.
yaklaşık 5-6 dk süren şok halimin ardından eşimin telefonunu çevirdim. "Nilay çabuk söyle ne oldu?" diyebildim. Yine aynı şey "merak etme". sonunda "bir kaza yaptık beraber ama merak etme, acilen gel" diyebildi. 20 kere merak etme denir mi? 20 kat daha fazla telaşlandım.
Arabaya koştum, kullanamayacağımı düşünen arkadaşım peşimden geldi. inanılmaz bir beşiktaş trafiği vardı, yaklaşık 30 dk sürdü hastaneye gitmem. onlarca kötü senaryo yazdım kafamda, pek iyi bir şey gelmiyor insanın aklına, dışarıya tamamen kapatıyor insan kendini. sakinleştirmek için arkadaşımın söylediği şeyleri hiç hatırlamıyorum. 
Bir an artık olmadığını düşündüm, O'nu bu kadar çabuk kaybedeceğim hiç aklıma gelmemişti. Bir kaç dakikayı O yokmuş gibi yaşadığımı hatırlıyorum, bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim hiç. O esnada yok  gibiydi artık. kendimi sanki bu habere hazırlıyordum. telefon elimde tekrar aramaya korkuyordum. 
Acilin kapısından girdim. Nilay karşıladı beni. Ayaktaydı. Kazayı anlatmaya çalışıyordu. Saatlerce konuşacak gibiydi. Suçluluk duygusuyla beni sakinleştirmeye çalışıyordu sanırım. "bize çarpan arabadaki doktordu" kısmı kalmış aklımda.

Röntgen için sedyeyle odaya geçirirlerken beni gördü, elini kaldırdığını hatırlıyorum, yanımda bir hemşire de tansiyonumu ölçmeye çalışıyordu o sırada."

Alberto'nun notlarında buldum dün akşam, izinsiz yayınlıyorum. hoşuna gideceğini sanmam ama yine de bu blogta olsun istedim.

2 Ocak 2012 Pazartesi

bal, reçel, royal icing :)

Çakıl'ın okuldaki yılbaşı partisi için yılbaşı kurabiyeleri yaptık beraber.
Yavrum o kadar girdi ki artık bu işlerin içine.
Okulda yapışkan maddeler konusunu işliyorlarmış
uhu ya da tutkal yoksa evdeki hangi malzemeleri yapıştırıcı olarak kullanbiliriz diye sormuşlar.
Çakıl'ın cevabı; bal, reçel, royal icing :)
Kurabiye ev yapıp duvarları birbirine royal icingle yapıştırmak için öyle çok uğraştık ki geçen hafta, harç sıva neyse royal icing de o artık çakıl için :)

29 Aralık 2011 Perşembe

yeni yıl klişeleri - sürpriz

bloga baktım şimdi,
yaklaşık 5 yıldır yazıyorum, her yılbaşında da yazmışım
2011'den dileğim rutinmiş, rutin bozulmasın demişim, yazık; ne kadar indirmişim dilek çıtasını. tuttu mu? hayır.
2010 başlarken pasaportum kaşe görsün demişim, dolu dolu vizeler istemişim, bir iki hareket var en çok. o da tutmamış işte.
2008 sonunda yeni yılı hiç dikkate almamışım, 30 yaşıma girince yeni yıla kadar bir haftada toparlanamamışım sanırım, en güzel özeti "suretim işe koşturur aslım trenden atlamış gelincik tarlalarında" cümlem galiba.
2007 biterken neşe, sevinç ve mutluluk baloncukları serpiştirmişim etrafa.


şimdi 2011'in çetelesini tutmak iyisini kötüsünü yazmak akıl işi değil
yıllarla sabit görmüşümki; dilek dilemenin de pek bi esprisi yok.

öylece gelsin 2012, sürprizli bi yıl olsun o zaman.
PS: "sürpriz" şaşırtıcı seviyede beklenmedik mutluluk ve heyecan verici gelişmedir :) 

26 Aralık 2011 Pazartesi

sen mi?

"hani ben şimdi konuşuyorum ya, ben mi konuşuyorum dilim mi?" diye sordu çakıl.
"peki sen neye 'ben' diyorsun?" dedim, ağır felsefeye girmek üzereydim ki alper toparladı saolsun :)

11 Aralık 2011 Pazar

badi badi mutluluk!



Çakıl ve en yakın dostu Gece, bir peluş penguen için birbirlerini üzdüler.
Konu; uyurken penguene kimin sarılacağıydı. Tatsızca uykuya dalınan bir gecenin sabahında kızımın ricasıyla benim içimde dünden kalan ukteyi birleştirince son derece uydurma, kalıpsız, patronsuz, şemasız hatta örneksiz bu pengueni diktik.
Çakıl'ımın gönlü oldu, benim yüzüm güldü, bu kadar basit işte bazen mutluluk...

baykuş yer minderi - dilek

canım blog,

bilirsin, dikiş dikmenin en sevdiğim yanı, bir işe başlamakla bitirmek arasında geçen zamanın çok kısa olması.
şöminenin başına oturup aslında pek rahat edemediğimi fark ettim
kalktım bu baykuş minderi diktim
ateş keyfine yarım saat ara verip, yarım saat sonra yumuşacık yer minderime yerleşip kaldığım yerden devam ettim

hayat her sıkıntıyı böyle hızla ve sevimlice aşabilme imkanı versin hepimize...

3 Kasım 2011 Perşembe

pastayı atlama


iki görev dedim ama asıl işim olan pasta yapmayı atlamışım
iki ayrı parti verdiğimiz için iki tane pasta hazırladım
ilki bir ağacın dalında güzel mor bir kuş temalıydı.
Çakıl'ın çok hoşuna gitti, koşturmacada fotoğrafını çekmeyi unutmuşuz.
ikincisi de orman perisine yakışır bir mantar evdi.
hepsini zevkle hazırladım afiyetle de yendi :)

marifet hanım :)


Çakıl'ın doğumgünü için bu sene iki görevim vardı.
birincisi Çakıl hanımı çok mutlu edecek yere kadar uzanan prenses elbisesi dikmek
diğeri de doğumgünğüne gelen çocuklara hediyeler hazırlamaktı.
çakıl kostümünden çok memnun kaldı, bunu hazırlamak beni de çok zorlamadı.
Ama son güne kadar hasta olduğum için kıyafeti tamamlamak doğumgünü sabahına kaldı
zamana sıkışınca eli ayağı birbirine dolanıyor insanın
Çocuklar için pastel boya kalemlikleri diktim.
hem onlar çok beğendi sevdi, hem ben dikerken çok eğlendim.

alperin doğumgünü

alper için bu pastayı yapmıştım,
şeker hamurunu çok sevmediği için sadece en üstüne süsleme amaçlı kullandım.
doğruyu söylemek gerekirse bu pastaları yapmayı artık neredeyse senede bir defaya düşürdüğüm için epey zorlanıyorum. 

31 Ekim 2011 Pazartesi

iyi ki doğdun lokumum!

Benim güzel kızım,


Büyüyorsun, hayret ettiğim bi hızla geçiyor zaman. Daha da geçecek, hızlıca akıp gidecek yıllar ve sen; şu anda hayranlıkla yüzüne baktığın, her yaptığını büyülü bakışlarla izleyip örnek aldığın annen dışında başka büyüleyici insanların varlığını da keşfedeceksin.

Birileri gelip kalbini hızlı hızlı çarptıracak, o günlerde ben yaşlanmış bedenin dertleriyle boğuşan, yavaşlamış ve cazibesini yitirmiş bir model olacağım senin için.

Ama benim sana asıl söylemek istediğim şu ki benim güzel kızım; ben, seni bu hayatta en çok ama her şeyden çok sevecek insan olacağım. Eminim sana bunları söyleyen bi dolu insan çıkacak karşına, inanma güzel kızım, benim sevgimin ötesi yok vedası yok ayrılması beklentisi boşanması aldatması saklanması yok. Dilerim sana bunları söyleyenlerin ki de böyle olur, dilerim hep en güzel en doğru insanlara rastlarsın ama benim durumum hiç değişmez, seni hayatta en çok seven insan hep ben olacağım.

Ve işin en kötüsü şu ki; şimdi bunca paylaşımla dialogla dakika dakika beynime kaydettiğim anılarımızı, maceralarımızı, yaramazlıklarımızı, mutluluklarımızı, sen hayatının en küçük yaşlarına denk geldiği için hatırlamayacaksın, kimse hatırlamaz bu yaşlarını. Oysa benim ömrümün en kıymetli anıları bunlar, senin bilinçaltında küçük güzellikler olarak kalacaklar sadece. Ben bakışlarını, yorumlarını, gülüşünü, ağlayışını, hiç bir şeyini unutmayacağım.

Ben sana çocukluğunu anlatacağım, belki hiç anlamayacaksın. Ergenlikte dellenip tepeme çıktığında gözlerinde o hayran bakışlardan eser olmayacak.
Hiç bir zaman bilmeyeceksin ne hissettiğimi, bize de hep dedikleri gibi ‘anne olana dek’…

İlla ki birini, birilerini seveceksin, lütfen sev, çok sev. Kalbinle ruhunla aklınla sev. Gün gelecek o birilerini bize tercih edecek, kendi yoluna gideceksin. Eğer sevdiğin delinin tekiyse (nolur olmasın) bize meydan okuyacak, bizi halden anlamaz, geri kafalı, kuralcı, sıkıcı bulacaksın. Her durumda kendi yoluna gidip kendi hayatını kuracaksın miniğim.
Günün sonunda ben senin aklında aksi, yokuş, huysuz ve seni kimselerle paylaşamayan bencil biri olarak belirirsem bana sinirlenmeden önce bu yazıyı oku, hatırla kızım.


İyi ki doğdun güzel kızım.
Son olarak bil ki her ne olursa olsun, ne yaparsan yap, ne söylersen söyle, ben seni hep çok ama çok seveceğim.
Benim güzel çakılım, bunu sakın unutma...

20 Ekim 2011 Perşembe

mutlu yıllar sevdiğim

dengem,
döngüm,
merkezim,
... 
iyi ki doğdun!

12 Ekim 2011 Çarşamba

gözyaşı / gökkuşağı

Dün akşam çakıl'la yalnızdık.
başlangıçta öyle huysuz ve mutsuzduki üstündeki kara bulutu dağıtamadım.
bi şeylere canı sıkılmış ya da fazla özlemiş ya da canı huysuzlanmak istemiş bilemiyorum
ne dediysem istemedi, bütün önerilerimi reddetti
sonra kendi halinden ve mutsuzluğundan öyle mutsuz oldu ki usul usul ağlamaya başladı.
ne yapacağımı şaşırdım, içimi demirdövenler ezdi onu öyle görünce.
Sonra bi an başını kaldırdı
"gözyaşlarım ne renk?" diye sordu bana!
ahh ne acayip bi andı, o minicik suratında yanaklarından dökülen yaşların rengini merak etti.

benim minik lokumum,
demek gözyaşlarının rengini soruyorsun bana?
şaşırıyorum… anlamaya çalışıyorum seni..
Güzel ve ferah bir renk, hem de çok seversin diye "sarı" diyorum, elinle yanaklarını silip "sarı değil" diyorsun.
"biraz da mavi galiba" diyorum, ooh iyice içimiz açılsın diye.
ikna olmuyorsun, "boş renk diye bi şey var mı?" diyorsun.
"yok" diyorum "her şeyin bir rengi var, bazı şeylerin bi dolu rengi var".
"Gözyaşları mesela tüm renkleri kapsar, sudur çünkü. Su; bütün renkleri tutar içinde."
Islak yanaklarına sarı, mavi, beyaz, nar çiçeği renkler serpiştiriyorum..
sonra gökkuşağını anlatıyorum sana, hani geçen gün beraber görmüştük
çığlıklar içinde zıplayıp durmuştuk.
suyu, gökkuşağını, renklerin; suyun, havanın, bulutların içinde nasıl gizlendiğini anlatıyorum sana. gökkuşağını göz yaşlarının en iyi arkadaşı yapıyorum, içim rahatlıyor.
Sana sınırsız ve sonsuz sevgi vermem yetmez, sana daima "umut" vermeliyim.
ve umut renklerin en parlağı bundan eminim!

6 Ekim 2011 Perşembe

sıçan deliğe giremeyince kuyruğuna bi de kabak bağlarmış!

çakılıma doğumgünü elbisesi dikme sözü verdim blog,
aferin bana di mi?
ne dikerim nasıl dikerim hiç bi fikrim yok
işin kötüsü hiç vaktim de yok
her günüm dolu, her akşamım programlı, her haftasonum rezerve
şunun şurasında kaldı 20 gün
bi adım atmamışlığım yetmezmiş gibi çakıltaşım her gün yeni talepler ekliyor 
"böyle uçuşurken kabarırmış gibi olsun" "bööyle etekleri yerlere kadar olsun" "böyle peri olayım koccaman kanatlarım olsun" "böyle kuşlar olsun tüyler olsun" "böyle saçlarımda süsler olsun" 
hadi blog, bi işin ucundan tut, yoksa bu böyle olacak gibi değil.

4 Ekim 2011 Salı

sew mummy sew!


Çakıl kağıtlara şekiller çizdi, sonra onları kestik beraber
kumaşlara kalıp yaptık, kestik
yine diktik.
içlerine lavantalar doldurduk
yamuk yumuk lavanta keselerimiz oldu
dresuarın üzerine geçen sene diktiğim kuşların hemen altındaki çanağa yerleştiler.
kapıdan girince yamru yumru ama lavanta kokulu olarak karşılıyorlar bizi.

sonra ben oturdum minik kızıma boya kalemliği diktim
afilli adıyla "crayon roll-up" :)

3 Ekim 2011 Pazartesi

biraz

" Her şeyden biraz kalır. Kavanozda biraz kahve, kutuda biraz ekmek, insanda biraz acı. "

turgut uyar


29 Eylül 2011 Perşembe

cetvelden bile büyük!

Ekim geldi, malum doğumgünü ayı. 
Çakıl her gün pazarlık ediyor. Az evvel telefonla konuştuk 
Bakkal amcası (çakıl "buyrun efendim" taktı adını, telefonu hep bu şekilde açtığı için) Çakıl'a bir boy ölçme cetveli vermiş. Ama Çakıl ölçemiyormuş çünkü onun boyu bu cetvelden büyükmüş. 
Boyu cetvelden bile büyük olduğuna göre ne zaman doğumgünü olacakmış.







Konuşmanın devamı;
Çakıl: Anne, cetvelden bile (!) büyüğüm artık doğumgünüm ne zaman olacak?
Anne: bir ay sonra kızım, az kaldı.
Çakıl: bir kere daha okula gidip gelince mi?
Anne: hayır
Çakıl: iki kere gidip gelince olacak o zaman
Anne: hayır kızım daha bir ay var, 20 kere daha okula gidip gelmen lazım
Çakıl: 20 mi? oooooff o kadar gidemem 3 kere daha giderim sonra yaparız doğumgünümü, şimdi konuyu kapatalım mı?

benden aldığı her şeyi geri bana satıyor, pazarlığa çevirdiği ve çok uzattığı konularda pazarlık etmeyelim lütfen konuyu kapatalım mı derim hep. Bana karşı kullanıyor bacak kadar pardon cetvelden bile büyük boyuyla. 

28 Eylül 2011 Çarşamba

fırtınalara fırsat verin!

bitmiyor canım blog, okuduğum kitaplar, takip ettiğim yayınlar dolayısıyla algıda seçicilik olabilir diyorlar.
Algım kapanıyor aslında, aklım dimağım kapanıyor beni okumayın artık; başka internet sitelerini okuyun;
Ne bileyim Bursa Müftülüğü'nün web sitesini okuyun mesela:
Bursa müftülüğünün web sitesinde aile içi iletişimde altın kurallar diye bir bölüm var;
madde 4: Saldırı hakkı tanımak: Bir insan her zaman neşeli, mutlu olması hoş olurdu ama, bu mümkün değildir. Eşinizin sinirli olmasının nedeni sizinle hiç ilgili olmayabilir. Ona saldırı hakkı tanımak gibi güzel bir armağan verirseniz fırtınaya fırsat vermezsiniz.
madde 14: Fırtınalara fırsat verin: “Bu adam beni deli etti “ diyorsanız, bırakın fırtına essin, arkasından sağanak yağış gelsin, sonradan çiçekler açacaktır.

İnanılır gibi değil di mi?
İnsanlığın başlangıcında toplayıcı ve yetiştiriciliği sayesinde sürdürülebilir beslenmeyi sağlayan, bitkileri tanıdğı için şifa veren, tedavi eden ve türün devamını sağlama yeteneği olan doğurganlığı sayesinde neredeyse tanrıça mertebesinde görülen kadın'ın şu geldiği hale bakın.
İnsanlığın gelişiminde bir yerde (ki o yerin neresi olduğunu da insanlık tarihi kitapları açıkça işaret ediyor) zincir kırılmış, anaerkil ve insan odaklı yaşam düzeni değişmiş. Sonra dağlara taşlara kök salmış bir ataerkil düzen sorunu oluşmuş ve kırılmıyor değişmiyor değiştirilemiyor.
Kadına yokmuş gibi yapmak düşüyor bunları dert etmek yerine fırtınalara fırsat vermek...

İnsanlar feminizm hakkında atıp tutarken delirmemek içten değil. Sanki yukarıdaki maddeler yok, sanki kadına hayvan muamelesi yapılmıyor sanki gerçekten kadın ve erkeğin denk olduğu bir homo sapiens familyasıyız, ama işte aramızdan birileri beyinsiz olduğundan branşlaşıp eğitime adıyor kendini, gözleri kör olana kadar kitaplar okuyor çalışıyor didiniyor (hoş zaten o kitapları da başka beyinsizler yazıyor), konu hakkında uzman filan oluyor günün sonunda en muteber açıklamayı müftülük yapıyor

Saldırı hakkı tanı, fırtınalara fırsat ver!
Bravo!!!....

küfür sinkaf



Deliriyorum ve delirip giderken seni de delirtmek istiyorum blog,

bak düşün, yıl be yıl "kadın insandır" deyip durduk, bi dolu mücadele verildi; eylemleri, uluslararası çalışmaları, hukukçuların çalışmalarını, araştırmaları, emeği, anlatmaya elim yetmez.
En sonunda tecavüzcüyü affetme hikayesi kanundan çıkarıldı.
Ne oldu peki?
aradan yıllar geçti masumcacık basitcecik bir yargı raporu, hem de yargı yükünü hafifletme raporuyla hoop kanuna geri koyuluverecek bu madde.
Neymiş efendim tecavüzcü mağdure ile evlenirse "aman da çok şükür zaten beni bu halimle kim alırdı" diyerek koluna girip mihraba doğru yürüyecekmiş kadın.
Allah bin türlü belanızı versin!
Tecavüzcüyle evlenilir mi? Aklınız dimağınız alıyor mu? Sokakta yan baktı diye komşunu bakkalın çırağını affetmeyip kin tutarsın, hatta kafa göz girişirsin, konu kadına gelince "affet evlenin hadi bakiim toplum temizlensin" öyle mi?
Sadece 2 dakika gözünüzü kapatıp bi cinsel saldırıya uğradığınızı düşünün, kadınlar ve erkekler.
Affedilir yanı var mı?
Sonra sen nasıl bir devletsin ki suçu azaltamayıp bertaraf edemeyip üstünü bu şekilde örtmeye çalışıyorsun
nasıl bir toplumsun ki adliyen tecavüzcülerle dolu, bi tek bu sorunu halletsen yargı yükün hafifleyecek
Utanç içinde kıvranmayıp şu raporu yayınlatana, yayınlayana, yazana, inanana, düşünene, kadına tırnağı kadar kıymet vermeyene, bu düzeni bu haliyle kurana, sürdürene ağız dolusu küfrediyorum!

15 Eylül 2011 Perşembe

bavul / dolap / elbise / sandık / okul


taşınırken eski bir bavul buldum, içinden tee üniversite yıllarında giydiğim kıyafetler çıktı.
uzun hippie etekler, tişörtler, bol paça bi pantalon ve bir de upuzun keten elbise.
bu elbiseyi okulda uzun saatler kalacaksak giyerdim, incecik bir battaniyeye bürünmekle bu elbiseyi giymek aynı şeydi benim için.
yemekhane eyleminde mesela,
biraz çalışıp biraz çimenlerde uyuduğumuz final dönemlerinde mesela.
sonra mevlüt kıyafetim oldu bu benim, dedemin mevlüdü, ramazan duaları, anneannemin mevlüdü...

taşınırken bir dolap aldım mudo'dan,
bakınca bayıldım eski görünümüne, boyasına
yatak odama koymak istedim, eskimiş mavi bu dolabı sipariş edip bekledim.
ben yokken gelmiş chona bilmez ne sipariş ettiğimi tabi, gelen dolap yeşil.
üstelik benim istediğim maviden bile güzel
kıyamadım değiştirmeye merdiven sahanlığına koydum
kapağını açınca anneannem kokuyor
evet saçma geliyor biliyorum ama sandık kokuyor
ham ağaçla karışık sandık kokusu.
ben de içine anneannemin ördüğü dantelleri, annemin elleriyle hazırladığı örtüleri, beyaziş nevresimleri koydum. her açtığımda burnum sızlıyor.

bu sabah kızımın ilk okul günüydü.
giydim uzun keten elbisemi, açtım dolabımın kapağını gittim anneanneme;
seni kandırıp okula kaçardım bak şimdi ben kendi kızımı okula götürüyorum
hani senin "kızı da göremedim" diye diye sızlanarak göremeden gözlerini yumduğun kızımı...
dediğin gibi dünyaya gelen büyüyor, o da büyüyüp hırhızana karışacak belki.

bu dolabı çakıla çeyiz ayıralım iyisi mi...

14 Eylül 2011 Çarşamba

yeşil peri gecesi

Ayfer Tunç'a olan hayranlığımı bilirsiniz.
Bitmesin diye saklaya saklaya okuduğum bir Ayfer Tunç romanı Yeşil Peri Gecesi.
Kapak kızı'nı okuyanlar hatırlayacaklardır, ordaki Şebnem'in bu kez baş kahraman olduğu bir roman.
Kitap toplumun ahlakını, değer yargılarını, kimliksiz ve duyarsızlaştırılmasını oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor. Etkileyici dilinden, gerçekçiliğinden, gerçeklerden tiksindirme yeteneğinden bahsetmek yerine cümlelerden ve alıntılardan bahsedeceğim.
Kitap içinde öyle cümleler var ki, ciddi anlamda sarsılmamak elde değil.
Ve bi dolu şarkı sözü, düşünce alıntısı, şiir serpiştirilmiş içine.
"gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk 
hiç bir yere gitmiyor" edip cansever.

Radikal'in Ayfer Tunç'la röportajından;
Başkarakteriniz olan Şebnem’in yaptıkları ve söyledikleri oldukça ‘sert’, öfkeli. Acılarını, cümle âlemin ikiyüzlülüğünü tüm gerçekliğiyle vuruyor okuyanın yüzüne. Rahatsız edici bir hikâye anlatıyor. Kitabın sırrı da bu rahatsız edicilikte saklı…

Anlatıcı kadın romanın bir yerinde “Umut bana ancak öfke kılığında görünebilir, umut bundan böyle ancak kısa ve öfkeli anların hükümdarlığı olabilir” diyor. Öfkenin umut aşıladığı zamanlar vardır ve edebiyat tarihinde pek çok devrim hikâyesi öfkeyi umuda dönüştüren hikâyelerdir. Yeşil Peri Gecesi’nde kadının hayat serüveni aracılığıyla simgelenen çürüme öylesine trajik ki, bunu romantize ederek veya yumuşatarak anlatırsa idama götürülürken son söz olarak “Bu bana bir ders olsun” diyen Temel kadar komik olur. Ben günümüzde hayatın her alanında yaşadığımız ikiyüzlülüğün yumuşak bir biçimde anlatılması aşamasını çoktan geride bıraktığımız kanısındayım. İnsanlığı vahşete götüren bir ikiyüzlülük çağını dünya ölçeğinde yaşıyoruz. Irak’ın işgalinin bile kimilerince bir demokrasi müjdesi haline getirildiği bir çağda iyi niyetli eylemlerin pek azı gerçekten iyi niyetli. Öte yandan toplumsal bir çürümeden söz ediyorsak ve gerçek hayatta bunun karşılığını bulmamız hiç zor değilse, bir zahmet biraz rahatsız olalım artık, dünya çürüyor çünkü.

13 Eylül 2011 Salı

lost

Yorgun ve yalnızım.

Akşamdan yatamayan, yatsa da uyuyamayanım
Özlemekten burnunun direği ne ki; diş etleri bile sızlayanım
Kurdun saatinde uyanıp düşünce dehlizlerinde kaybolanım.
Düşün, özle, debelen, kıvran; elde var karmaşa!
Pazardan beri sabah ezanının müdavimiyim.
Benden başka herkes uyuyor…
Sürekli yargılananım,
"Sen kimse sana karışmasın ama ben herkesi idare edeyim istiyorsun" cümlesinin hitap öznesiyim
Kalbi ve ciğerleri ağır iş makineleri ile talan edilenim
Beklemekten başka çaresi olmayanım
Ben kendi içinde kaybolanım…

9 Eylül 2011 Cuma

büdoma, biddoma, cindoma :)


En çok dilini seviyorum,

güler yüzlü neşeli cıvıl cıvıl insanlar
herkesin acelesi var
malum geçmişten gelen yağmur gelmeden işi bitirme telaşı iliklerimize işlemiş
konuşmamız bile hızlı bu yüzden.
bi de sözcükler var
hiç bir dile benzetemediğim 
mesela uzunluk ölçüleri 
büdoma, biddoma, cindoma:)

6 Eylül 2011 Salı

mektepyan


Yavru bir güvercinin çatı kenarından ilk uçuşunu gördünüz mü hiç?
güvercinlerde dişi ve erkek sırayla ve eşit sürelerde kuluçkaya yatarlar.
Yumurtadan çıkarana kadar yavruyu birlikte davranırlar.
sonra vakti geldiğinde o yavruya beraber uçmayı öğretirler, tenhada.
en temkinli halleriyle yuvanın kıyısından en yakın köşeciğe, hopcacık uçururlar yavrularını.
sonra bir gün yavru güvercin; yıldız-poyraz-karayel filan alır arkasına, kendi dengesini bulup kendi başına uçuverir işte.
bizim yavru güvercinimizin uçuş dersleri de başlıyor artık.
bi dolu araştırma, görüşme sonrasında okuluna karar verildi çakıltaşımın.

miniğim okula başlıyor;
küçücük elleri, kocaman büyüttüğü şaşkın gözleri ve büyük okula gitmenin heyecanıyla pırpır dolanıyor evin içinde.
Kendini bilen, sosyal bilinci açık, kalender bir çocuk olsun dilerim.

Ben çocukken köyde, okula gidene "mektepyana gitti" denirdi.
Çakılım mektepyan'da bundan böyle...